İşte yeni bir sabah. Başım hala ağrıyor ve saat 02:11, hayır bu kadar erken olmamalı. Saat durmuş heralde. 02:11, 2 Kasım gerçekten mi? Yaratıcılığımı kaybediyorum. Şimdi güzel bir şeyler olmaya başlayabilir, işte. Yine gelmiş o gün. "Çay 5 dakika hazır, kalk hadi." Tavana yazı? Gerçekten mi, yine benim temizlemem gerekecek. Yatağın yanındaki suyum da duruyor güzel, şimdi kahvaltıya geçebilirim.
Bu arada bütün evi de toplamışım. Elime sağlık. Tam istediğim kahvaltı da hazır işte ve masanın üzerinde hediyem. Yeni bir saat - her zamanki gibi- ve bir piyango bileti. Şanslı günümdeyim sanki. Bugün izinliyimdir de heralde işten? Zırr. Telefonun ajandası? "Evet." Sonunda bunu akıl edebilmişim demek, her yere asılı notlardan çok daha mantıklı bir şey. Acaba onunla tanışıp, bir buluşma ayarladım mı? Hmm bir saat sonra köprünün güney ayağı güzel olurdu mesala. Zrr. "Hayır ama daha iyi bir planım var." Bazen insanın kendine güvenmesi gerekir değil mi.
Giyeceklerim, yeni bir kot,tişört ve içi dolu bir postacı çantası. İçinde ne var merak ediyorum ama açıp baksam mı aslında ya. En azından dış gözüne.*Fermuar efekti var buralarda hep "Nein!" Eski güzel notlarım da duruyormuş yerinde. Almanca emirlerin de etkiliği olduğunu kesinlikle kabul ediyorum. Şimdi de günü yaşama vakti o zaman.
Otobüsle mi gitsem yoksa? Zrr"Minibüs - Metro" Bir bildiğim vardır, umarım. Üçüncü dolmuşa binip,çünkü her dolmuşa bineceğimde "Nein!" mesajım geldi. Metro istasyonunda ise boşu boşuna binmeye niyetlenmeyip, bankoları gören bir banka oturup, çantadan kitabımı, H.G Wells - Zaman Makinesi'ni alıp her sene olduğu gibi okumaya başlıyorum, bakalım bu seferki hangi baskısı. Dıt. Saat alarmı.
İşte o geliyor. Her zamanki gibi sakin ama hızlı yürüşü, açık renk saçları ve o yanından hiç ayırmadığı küçük çantasıyla merdivenlerden iniyor. Benim için onu tanımlayan şeyler bunlar galiba. Derin nefes al. Bunların hepsi daha önce oldu, güzel olmasa kendimi buraya getirmezdim. Bankolara doğru gidiyor. Muhtemelen kartı olmayacak ve tam o anda ben yanında olucam, benim kartımda çantada olmalı. Yok. Gerçekten mi? Ben mi yardım isticem? Ondan önce gitmeliyim o zamansa. Son 3 adım ve önündeyim. Çantamı karıştırıyorum ve tabiki de yok.
"Şey bakar mısınız?" İlk cümlem gerçekten de bu mu olacaktı?
"Evet?" Farklı, tek diyebildiğim bu galiba. Kendine has
"Kartımı kaybetmişim de acaba benim için de basabilir misiniz, sorun olmazsa?"
"Tabiki"
dıt...dıt.
Çantadaki bozuk para gözü olduğunu umduğum bir gözü karıştırıp,doğru tahmin, bozuk para alıp ona uzatıyorum. Kabul etmiyor, ödememe gerek olmadığını söylüyor. Paranın arkasını çeviriyorum ve evet, hatıra parası. Hatıra kalsın diye zaten? Önce şaşırıyor sonra gülümseyerek alıyor parayı. Bendeki eşini gösterip. "Görüşmek üzere" diyip en yakın kapıdan metroya biniyorum. Yanında daha fazla durup, rahatsız etmek istemiyorum. Ben kaçıncı durakta inicem peki. Zrr.7.Güzel. Peki o? Cevap yok, neyse.
Daha önce hiç inmediğim bir durakta iniyorum. Acaba niye burada indim? Gezmek? İşte kör numarası yapan bir dilenci, çiçek satamayan bir grup kız kız cocuğu, işlerine koşturan takım elbiseli "büyük adamlar", neşeyle yürüyen gençler ve işte orada gönlünü almam gereken biri. Elli metre kadar ilerimde, bankta bana sırtı dönük olarak oturuyor. Gidip, konuşmak istiyorum istiyorum ama korkuyorum, daha değil. Çantamda bir şeyim vardır umarım. Küçük bir kart. Yavaşça yaklaşıp bankın diğer tarafına koyduğu çantasının içine atıyorum, umarım güzel bir şeyler yazmışımdır. Konuşucam da ama şimdi değil. Daha zamanı gelmedi. Sıradaki adım da karşımda duruyor. Daha önce hiç gezmediğim bir yeraltı çarşısı.
Anahtarlar ve kilitler, neden bilmiyorum ama her zaman ilgimi çekmişlerdir. Kilidi olmayan bir anahtarım ve anahtarı olmayan bir ton kilidim var, bir gün denk gelirler belki. Bir kaç eski anahtar alıyorum iki farklı dükkandan. Sahafları geziyorum ve asla yeterince zamanım olmayacağı için üzülüyorum. Keşke bu ilginç durumum durdurmaya yönelik olsaydı. Hmm öyle olsa bu kadar eğlenmezdim ama heralde. Zaman Makinesi'nin bir kopyasını daha alıyorum gelmişken. Kendime kendime gönderme yapıp eğleniyorum her seferinde, bir çeşit alışkanlık. Zrr."Bitti." Çıkmam gerektiğini işaret ediyor galiba bu. Yağmur da başlamış.
Bunca senedir bu şehirde yaşamama rağmen buraları hala dolaşmamış olmam çok üzücü. Kızıyorum bunun için kendime ama bir yandan da sanki her yeri bitirmek istemiyorum. Yapılacak şeylerim, gözülecek yerlerim, okunacak şeylerimin olmasını bilmek huzur veriyor. Teleferikle yukarı çıkıp manzarayı izlemek nerdeyse bütün turistlerin yaptığı bir şey ve ben daha hiç yapmadım. Belki de şimdi? Zrr."Daha değil".Yağmur altında biraz daha beklicez demek ki. Bir bankın tersine sırtımı dayayıp bekliyorum. Çantayı biraz karıştırıyor ve şemsiyeyi buluyorum ama hayır, ıslanmayı tercih ederim. Ama belki "o" tercih etmez. İşte karşıdan geliyor.
Yağmur altında çantasını, eğdiği başının üzerinde tutup hızlı adımlar koşturuyor. Bir an ayağı tökezliyor, neyseki düşmüyor ama çantasından bozuk paraları dökülüyor. İşte bugünü bunun için seviyorum. Şemsiyeyi açıp yanına koşuyor, "Yardım ister misin?" diyorum. Yine aynı şaşırmış idafe var yüzünde. Boş elimdeki bozuk parayı gösteriyorum. O paranın yerde duran eşini ve diğer düşürdüklerinin almasına yardım ediyorum. Nereye, niye koştuğunu soruyorum. Bir konsere gideceğini ama bileti olmadığını söylüyor. İki kişilik biletim olduğunu ve benle gelip gelmeyeceğini soruyorum, kabul ediyor. O an biletim olduğuna inanıyordum ama aslında yokmuş.
Yürümeye başlıyoruz ve konuşmaya. Konser salonunu geçiyoruz ve konuşmaya devam ediyoruz. Kendinden, neler yaptığından bahsediyor bana. Ben de ona kendimi anlatıyorum, uzun zamandır bunu yapmamıştım. Düşünmeden konuşuyorum, olduğum gibi her şeyimle anlatıyorum ona kendimi.
O gece onunla yürüyoruz ve konuşuyoruz, yağmur altında.
Kendime hazırladığım en güzel doğum günü.
Bir Kasım
Düne,yarına hazırlık yapmalıyım şimdi.
Yürürken: Mogwai - Hound of Winter