Pat pat, Pat! Pat pat, Pat!
Bir ses duyuyorum. Sen de duyuyor musun? Duyuyorsun tabi çünkü ben şu an duyduğumdan bahsediyorum ve sen duyduğunu düşünüyorsun. Az önce hiç olmayan, hiç olmamış bir sesi yarattım. Bu iyi hissettiriyor, bu hiç bir şeyin iyi hissettirmediği kadar iyi hissettiriyor beni. Evet müzisyenler harika besteler yapıyor olabilirler evet heykel traşlar harika heykeller, ressamlar ise harika resimler yapabilirler ama hiç biri olmayan bir şeyi sadece sizin zihninize seslenerek yaratma gücününün yanına yaklaşamaz.
Ben yokum, bunu anlatan kişi aslında yok, hiç bir zaman varolmadı, hiç bir paralel evren de yok ve siz - aslında sadece sen bilirsin tüm hikayeler gibi bu da ikimizin arasındadır - benim gerçek olduğuma öylesine inanıyorsunuz ki şu an inanmadığınızı düşündüğünüzü biliyorum - olmasaydım bilebilir miydim? - ama aslında inandığınızı da biliyorum. Bu satırları okurken zihninizde duyduğunuz o ses benim, hayal ettiğiniz o yüz... az önce olmasa bile şimdi hayal ettiğiniz o yüz benim yüzüm. Hiç var olmamış bir ses ve yüz; ve siz şimdi bunu varettiniz. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi?
Güzellik değil aslında burda bahsettiğim şey. Burda bahsettiğim şey sadece insanların zihnine seslenerek olmayanı varetmek. Güç? Belki de bunu yapabildiğime seviniyorum. Sakın kendimin iyi bir yazar olduğunu düşündüğümü düşünmeyin - ki ben zaten yokken - bu herkesin yapabildiği bir şey olsa da herkesin yaptığı bir şey değil ve ben yapmayı seçiyorum.
Siz okuyorsunuz, ben konuşuyorum, ben varoluyorum.
Bundan daha güzel ne olabilir ki benim için?
Ölüm?
Oh hayır. Ölümsüz biriyim, ki zaten insan olduğumu düşünmemişsinizdir umarım. Ben yıllardır bazı insanların zihni aracılığıyla sizinle iletişim kuran bir hmmm, bilmeseniz daha iyi.
Gördünüz mü? Az önce kendimi ölümsüz yaptım. İşte sadece bu kadar, ben anlatırım, siz bana inanırsınız, inanmaya da bilirsiniz ama hiç değilse her şekilde varlığımı bilirsiniz. Biraz da becerikliysem -ki öyle olabilmeyi umuyorum- kendimi size çok başka -neye göre?- şekillerde de anlatır ve inandırabilirim.
Güç?
Hayır bu sadece var olmayı sevmek.
Hayal Gücünün Egoyu beslediğini söylemiş miydim?
Gönderen Crawley 22 Ağustos 2012 Çarşamba zaman: 17:17 0 commentsNe? Diye sordu sarı saçlı mavi bıyıklı adam yüzünde büyük bir gülümsemeyle, lacivert takım elbise olan ince uzun boylu yakışıklı bir adamdı ve karizmatik bir şekilde duruyordu. Ayna karşısında buna çalışarak saatler geçirmişti aslında ama bunu hatırlamıyor, unutmak konusunda yetenekli biri.
Gel diyorum, ıslanma bu soğuk o kadar, diye cevap verdi balkonda elinde şemsiye tutan adam. Balkonda şemsiye tutması ilginç bir şekilde dikkat çekebilirdi, tabi ev tamamı balkonuyla beraber rastgele bir şekilde boyanmamış olsaydı. Sarı-Turuncu tabanla başlayan 2 katlı müstakil ev yeşil ve yeşille devam ettikten sonra bir grup adını bilmediğim (aralarından birinin kiraz çiçeği olduğuna emin gibiyim aslında) renkle devam ediyor taki tavanın etrafındaki beyaz çizgiye kadar.
Pembe saçlı yeşil kazaklı kısa boylu kız ise balkonun yanındaki tavanı çatıyla birleştiği için gittikçe kısalan (katılmadan edemeyeceğim bir şekilde bunun oldukça karizmatik olduğunu düşünüyordu) küçük ve sıcak odasında, elinde (aslında tam olarak sadece parmaklarında, çünkü kazaktan sadece parmakları çıkarıp fincanı öyle tutması çok tatlıydı, sonuçta o pembe saçlı küçük görünümlü bir kızdı, böyle yapması en doğrusuydu) sıkıca (en azından öyle görünüyordu) tuttuğu sıcak çikolatasıyla beraber dışarıdaki ilginç görünüşlü adamı izliyordu. İçeri doğru ilerlediğini görünce şaşırdıysa da dumanı tüten fincanı ağzına daha da yaklaştırarak gösterdi bu şirinliğini. Şaşırmak da tabi ki şirinliğini göstermek için başka bir bahaneydi.
Yeşil tabanlı ve yeşil kaplı, yeşil vazo ise her zamanki yerinde alt kattaki salonda kapıyı geçtikten hemen sonra sağ tarafta tamamen kendine ait bir sehpanın üzerinde durmaktaydı. Bir vazo olarak özünde sadece iki görevi vardı, biri içinde bir şeylerin olması ve onları korumak diğeriyse durmak, böylece kendini ve içindekini koruyabilirdi. İlk yıllardında ona gerçek bir vazo gibi davrandılar benzerleriyle beraber içinde çiçekler vardı sonrasında yavaş yavaş benzerleri kendilerini koruyamamaya başladılar, en sonunda hepsi birlikte içinde hiç bir şey korumadan sadece durdular.... uzun bir süreydi ama aslında pek de zaman algısı yoktu yer algısı vardı. Bulunduğu yerde hiç bir şey değişmemişse, hiç bir şey olmamıştı. Zamanın akıp gittiğiyle ilgili şeyler hissetmezdi hiç bir vazo, o da bir vazo olduğu için zaman gibi şeylerden bağımsızdı. Fazla uzun oldu bu hikaye. Kısacası biraz daha durduktan sonra diğerlerinden ayrıldı ve buraya getirildi ve birinci görevini olmasa da (bu kadar süre duran vazoların içine artık insanlar hiç bir şey koymuyorlar) ikinci görevini hep yerine getirmişti. Ta ki o adam ceketiyle ona çarpana kadar. Ceket değdi,hmm bu da bir kumaştı ama sanki biraz sert gelmişti, hareket ediyordu, aslında bunu özlemişti, bir yanı yerden yükseliyordu, diğeri ise yere yaklaşıyordu, ve sehpayla bağı kesildi. Şimdi düşüyordu evet vakti gelmişti demek, sonra üstünün yere değdiğini hissetti.
Beyaz tüylü mavi gözlü kuş ise duyduğu gürültüyle beraber uykusundan uyanıp kendini bi anda küçük kafesinin tavanına çarparken buldu.
Gevelemeyi özlemişim lan iyi geliyor :D Paragrafların giderek uzaması da tatlı olmuş ya
Yağmurlu Bir Yaz Gecesi
Gönderen Crawley 7 Temmuz 2012 Cumartesi zaman: 17:08 0 comments
-Selam
-Selam?
-Nerden başlıcağımı bilmiyorum ama anlatmaya da bir yerden başlamalıyım. Yağmurlu bir geceydi.
-Ne anlatıyorsun?
-Hikaye?
-Kimin?
-Senin?
-Benim?
-Evet senin yani sen dinlediğine göre bu hikaye senindir.
-İyisin değil mi?
-Çok da değil ama böylesi daha iyi hissettiriyor aslında. Konuşmaya devam etmem senini çin bir sorun olur mu?
-Yok, olmaz tabi. Böyle sorulduğunda hayır dersem kendimi kötü hissediyorum.
-Biliyorum zaten onun için böyle davranıyorum.
-Başlamak ister misin?!
-Çok da değil ama başlamazsam bu konuşma gittikçe ilginçleşecek gibi.
-Evet!
-O zaman başlamamalıyım, tamam tamam. Anlatmaya başlıyorum.
-Oh
-Serin bir yaz gecesiydi. Orasının yazlarını güzel yapan da buydu zaten serin, güzel geceleri. Yazın gündüzleri dışarı çıkmayı da pek sevmezdin. Kim o aptal güneşin altında yürüyecek ki derdin. O gün de gündüz aptal bir güneş vardı ve sadece hoş bir serinlik değil sağanak bir yağmur vardı.
-Aslında burda yazlar kurak geçer.
-Evet, ama o gün öyle bir gün değildi. O gün yağmurun altında bir binanın saçakları altında bekliyordun. Tam olarak beklediğin biri yoktu. Çevreyi izledin bir süre. Yağmurdan kaçışan insanlardan zevk aldın, sana şemsiye satmaya çalışan birine güldün ki komikti. Kim bir şemsiyeye ihtiyaç duyar ki?
-Ben!
-Bir yarım saatini daha böyle geçirdin. Sonrasında yavaşça köprüye doğru ilerledin. Çok büyük bir köprü değildi. Çarşının oradaki köprüyü hatırlıyorsun di mi? Bir şarkı mırıldanarak oraya doğru ilerledin.
-Hangi şarkı?
-Ben nerden biliyim, sen mırıldanıyordun. Galiba nakarat kısmına geçmiştin. Hoş bir ritimle yürüyordun. Köprünün ortasına gelince durdun ve manzarayı izledin.
-Hmm
-Ne oldu?
-Özlemişim orayı. Bi ara tekrar gitmeliyim.
-Gideceksin zaten, neyse. Korkulukların üzerine çıktın ayağını aşağı uzattın ve manzarayı izlemeye devam ettin. Büyülenmiş gibi duruyordun. Köprünün ortasında ayaklarını tehlikeli bir şekilde uzatan, manzaraya aşık olmuş gibi duran bir adam. Çok mutlu görünüyordun. Biraz kıskanmadım desem yalan olur ama yine de iyi bir insan olduğum için aklıma gelen en mantıklı şeyi yaptım.
-Ne yaptın?
-İttim. Hafifçe ama tutunmana izin vermeyecek bir hızlı seni ittirdim. O kadar mutluydun ki o anda, bu anın hayatının son anı olmasını istedim.
-Evet, mutlu birini gördüğümüzde böyle yaparız tabi. Teşekkürler!
-Önemli değil. Düşerken senin de düşmeyi istediğini anladım. Tutunmaya çalışmak yerine sanki nehri tutacakmış gibi kollarını ve bacaklarını genişçe açtın, o an duyamadığım bir sesle beraber yüzüstü nehre çarptın. Fazla yüksek değildi tabi ki, bunun sana bir şey yapmaması gerekir ama demiştim ya o gece normal bir yaz gecesi değildi o gece yağmurlu bir yaz gecesiydi.
-Yani?
-Yağmurlu yaz gecelerini bilmez misin? Ne yazık. Yine de benim bilmem güzel bir şey çünkü ben bilmeseydim seni asla atmazdım. Evet, gerçekte o kadar da iyi bir insan değilim. Neyse dediğim gibi o gece yağmurlu bir yaz gecesiydi ve. Gerçekten o hikayeyi hiç duymadın mı?
-Hangi hikayeyi?
-Hani kimsenin ölmediği ama sadece kayboldukları geceler?
-Hala bir şey çıkaramadım.
-İlginç ama duymaman daha güzel aslında. Dediğim gibi kendini tamamen nehre bırakmıştın. İlk anda suya daldığını gördüm. O gece hızlı bir akıntı vardı. Nedenini biliyorsun tabi?
-Yağmurlu bir geceydi, evet biliyorum.
-Ben de refleks olarak köprünün arka tarafına yöneldim oradan çıkmanı beklemiştim. Sonuçta çok derin de değildi su arkaya gittiğimde seni görmeliydim ama görmedim. Aşağa baktım ve tek gördüğüm durgun bir suydu. Evet yağmur yüzünden biraz yüksekti ama sonuçta durgundu.
-Ve ben de?
-Geçmiştin. Köprünün altından geçmiştin.
-Nereye?
-Bilmem nereye geçmiştin?
-Selam?
-Nerden başlıcağımı bilmiyorum ama anlatmaya da bir yerden başlamalıyım. Yağmurlu bir geceydi.
-Ne anlatıyorsun?
-Hikaye?
-Kimin?
-Senin?
-Benim?
-Evet senin yani sen dinlediğine göre bu hikaye senindir.
-İyisin değil mi?
-Çok da değil ama böylesi daha iyi hissettiriyor aslında. Konuşmaya devam etmem senini çin bir sorun olur mu?
-Yok, olmaz tabi. Böyle sorulduğunda hayır dersem kendimi kötü hissediyorum.
-Biliyorum zaten onun için böyle davranıyorum.
-Başlamak ister misin?!
-Çok da değil ama başlamazsam bu konuşma gittikçe ilginçleşecek gibi.
-Evet!
-O zaman başlamamalıyım, tamam tamam. Anlatmaya başlıyorum.
-Oh
-Serin bir yaz gecesiydi. Orasının yazlarını güzel yapan da buydu zaten serin, güzel geceleri. Yazın gündüzleri dışarı çıkmayı da pek sevmezdin. Kim o aptal güneşin altında yürüyecek ki derdin. O gün de gündüz aptal bir güneş vardı ve sadece hoş bir serinlik değil sağanak bir yağmur vardı.
-Aslında burda yazlar kurak geçer.
-Evet, ama o gün öyle bir gün değildi. O gün yağmurun altında bir binanın saçakları altında bekliyordun. Tam olarak beklediğin biri yoktu. Çevreyi izledin bir süre. Yağmurdan kaçışan insanlardan zevk aldın, sana şemsiye satmaya çalışan birine güldün ki komikti. Kim bir şemsiyeye ihtiyaç duyar ki?
-Ben!
-Bir yarım saatini daha böyle geçirdin. Sonrasında yavaşça köprüye doğru ilerledin. Çok büyük bir köprü değildi. Çarşının oradaki köprüyü hatırlıyorsun di mi? Bir şarkı mırıldanarak oraya doğru ilerledin.
-Hangi şarkı?
-Ben nerden biliyim, sen mırıldanıyordun. Galiba nakarat kısmına geçmiştin. Hoş bir ritimle yürüyordun. Köprünün ortasına gelince durdun ve manzarayı izledin.
-Hmm
-Ne oldu?
-Özlemişim orayı. Bi ara tekrar gitmeliyim.
-Gideceksin zaten, neyse. Korkulukların üzerine çıktın ayağını aşağı uzattın ve manzarayı izlemeye devam ettin. Büyülenmiş gibi duruyordun. Köprünün ortasında ayaklarını tehlikeli bir şekilde uzatan, manzaraya aşık olmuş gibi duran bir adam. Çok mutlu görünüyordun. Biraz kıskanmadım desem yalan olur ama yine de iyi bir insan olduğum için aklıma gelen en mantıklı şeyi yaptım.
-Ne yaptın?
-İttim. Hafifçe ama tutunmana izin vermeyecek bir hızlı seni ittirdim. O kadar mutluydun ki o anda, bu anın hayatının son anı olmasını istedim.
-Evet, mutlu birini gördüğümüzde böyle yaparız tabi. Teşekkürler!
-Önemli değil. Düşerken senin de düşmeyi istediğini anladım. Tutunmaya çalışmak yerine sanki nehri tutacakmış gibi kollarını ve bacaklarını genişçe açtın, o an duyamadığım bir sesle beraber yüzüstü nehre çarptın. Fazla yüksek değildi tabi ki, bunun sana bir şey yapmaması gerekir ama demiştim ya o gece normal bir yaz gecesi değildi o gece yağmurlu bir yaz gecesiydi.
-Yani?
-Yağmurlu yaz gecelerini bilmez misin? Ne yazık. Yine de benim bilmem güzel bir şey çünkü ben bilmeseydim seni asla atmazdım. Evet, gerçekte o kadar da iyi bir insan değilim. Neyse dediğim gibi o gece yağmurlu bir yaz gecesiydi ve. Gerçekten o hikayeyi hiç duymadın mı?
-Hangi hikayeyi?
-Hani kimsenin ölmediği ama sadece kayboldukları geceler?
-Hala bir şey çıkaramadım.
-İlginç ama duymaman daha güzel aslında. Dediğim gibi kendini tamamen nehre bırakmıştın. İlk anda suya daldığını gördüm. O gece hızlı bir akıntı vardı. Nedenini biliyorsun tabi?
-Yağmurlu bir geceydi, evet biliyorum.
-Ben de refleks olarak köprünün arka tarafına yöneldim oradan çıkmanı beklemiştim. Sonuçta çok derin de değildi su arkaya gittiğimde seni görmeliydim ama görmedim. Aşağa baktım ve tek gördüğüm durgun bir suydu. Evet yağmur yüzünden biraz yüksekti ama sonuçta durgundu.
-Ve ben de?
-Geçmiştin. Köprünün altından geçmiştin.
-Nereye?
-Bilmem nereye geçmiştin?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)