Şu son bir kaç gündür ne yaptın diye sorsanız kısa bir cevabı var.
Batman.
Marvel'ı The Siege sonrası bıraktığımdan beri DC daha doğrusu Batman okumaktayım. Scott Synder'ın yazdığı Batman serisi efsane bir şekilde devam etmekte. Gidin okuyun.
Arkham City'e başladım, iyi güzel ama aynısı len? GCPD'yi ilk görünce aaa aynısı olması ne hoş demiştim ama müzeye de girdik şimdi ve sanki değişiklik lazım biraz? Yan görevler falan oynanacak tabi de orada bir kolaya kaçılmışlık var gibi geldi.
Batman Mask of Phantasm. Batman TAS izleyerek büyümüş bir nesil için güzel bir film. Çizim tarzı çok hoş değil mi? Hani her şey sade sade olması gerektiği gibi. Bruce'un ilerde batmobile olacak arabaya hmm diye bakıp kalması en eğlendiğim yerdi.
Batman Beyond.
http://www.youtube.com/watch?v=FlobFExM-UM
Batman TAS'la aynı evrende geçen bir gelecek hikayesi Batman Beyond. Benim kendisiyle ilişkim yıllar önce Cine 5'de aynı bir kaç bölümü dönüp dönüp izlemekten ibaretti bugunse sonunda adam gibi izlemeye başlayabildim.
Karşımızda artık yaşlanmış aksi, ihtiyar bir Bruce Wayne olsa da karizmasından hiç bir şey kaybetmeden karşımızda duruyor. Yeni Batman'imiz de Terry McGinnis. Babasını kaybetmiş güreşle uğraşan bir lise öğrencisi. İlk iki bölüm itibariyle garipsemeden izledim kendisini. Asıl ilginç nokta Batsuit. Evet futuristik evet teknojik zımbırtılar falan ama o pelerinli, geniş omuzlu Batman duruşunun karizması hiç bir şeyde yok.
3.bölümü izleyeyim bari.
Unutma!
Gönderen Crawley 22 Haziran 2013 Cumartesi zaman: 17:30 0 comments
Pöf, bilin değerini lan işte. Adam gibi davranın, içinize atmayın her boku. Güçlü göründünüz de ne oldu? Ne düşünüyorsanız söyleyin. Söyleceğiniz bir şey yoksa da düşünün, hatırlayın. Unutmak güzel değildir. Üzücüdür. Neler yaşadığınızı unutmayın, şimdi o zamanki kişi olmayabilirsiniz ama o zamanki kişinin ne hissettiğini, sizi nasıl etkilediğini bilin, unutmayın.
Unutmayın işte düşünün.
Unutma!
Unutmayın işte düşünün.
Unutma!
Beyaz Şarap, Ayran, Kelime
Gönderen Crawley 4 Haziran 2013 Salı zaman: 15:44 0 commentsİlk kez evime geliyor, umarım iyi bir şekilde ağırlayabilirim. Zrrr. İşte kapı da çaldı. Üstüme başıma bakıyorum, her zamanki gibi. İyi yani. Son bir bakış, iyi evet. Masa da olduğu kadar hazır işte. Umarım beğenir. Apartmanın ve dairenin kapısı açıp kapıda onu beklemeye başlıyorum. 1.kattadır şimdi, 2, ışığı görebiliyorum 3.katta ve işte merdivenlerden çıkıyor. Uzun bir etek giymiş bugün, beyaz bir gömlek, saçlarının rengi beyaz gömleğin üzerinde daha da belli oluyor. "Hoşgeldin" diyor, gülümsüyorum. Karşılığımı da alıyorum. Babetlerini çıkarıyor, ayaklarının ne kadar küçük olduğunu hiç farketmemiştim, sonra içeri giriyor.
Önce salona geçiyoruz. Çapraz koltuklarda oturup muhabbet etmeye başlıyoruz. Onunla her konuştuğumda nedenini bilmediğim o mutluluk hali geliyor yine bana. Arada sanki cevap vermez gibi olduğunda ya da duraksadığında bi an ben de duruyorum tüm kalbimle, o an korkuyorum sonra o devam ettikçe derin bir nefes alıp eski halime geliyorum. Devam ediyoruz konuşmaya. Bir şey içer misin diye soruyorum. Beyaz şarap diyor.
Mutfağa gidiyorum, beyaz şarabımın olmadığını biliyorum. Yine de dolabı açıyorum ve bakıyorum. Bir kaç bira, az kalmış bir Jack Daniel's ve öğlen söylediğim pidenin yanında aldığım ama içmediğim bir bardak ayran var. Bakalım neler yapabileceğim bunlarla.
İçeri gidiyorum. Gözünü kapamasını ve bana güvenmesini söylüyorum. Elinden tutuyor mutfağa getiriyor. Küçük dört kişilik masada karşıma oturmasına yardım ediyor. Açabilir miyim diye sorsa da daha değil diyorum. Kadehe içeceğini koyup uzatıyorum. İçme ama daha diyorum.
Bana inanıyor musun?
Evet.
O zaman beni dinlemeni istiyorum, senden ölünce kadar da tek isteğim de bu olacak. Karşılıklı oturuyoruz tabiki gözümün içine bakmıyor musun ama bu sefer beraber manzarayı izliyoruz. Hiç bir şehirde olmayan o nehire sahip bir şehri. Nehrin altına kurulmuş bir şehir izliyoruz senle beraber. Bir dağ eteğinden başlamış ve vadi boyunca devam eden bir şehri, bütün şehri gören o sırtın en güzel noktasından izliyoruz. Küçük sen,ben ve bir masanın sığdığı bir balkondayız. Sonra şehrin o küçük kendine has binalarını görüyoruz. Her biri uzaktan bakıldığında birbirine benzeyen ama her biri farklı boyanmış o küçük iki katlı evleri görüyoruz. Dağın sırtından aşağıya doğru devam ediyorlar. Bizim oturduğumuz da zaten onlardan biri. Şehrin ilk günlerinden beri bozulmamış bir şekilde devam ediyor bu durum. İlk kurulduğunda 7 ailenin yaşadığı küçük bir köydü. Her aile kendi evinin özel olmasını istese de bütün evleri aynı kişi yapmıştı, bunun sonucunda her aile kendi evine seçtiği özel bir renkle boyamıştı. Sonrasında yeni evler yeni aileler geldikçe köye, renklerin çeşidi artsa da evlerin mimarisi hiç değişmeden kalmıştı. Zamanla gelin giden kızlar da kendi ailelerinin renklerini götürür düğün gecesi içi boya dolu bir balonu yeni gidecekleri evin duvarına fırlatırlardı böylece artık orada yaşadığını ama nerden geldiğini de unutmadığını anlatırdı. Bu gelenek asırlar boyu sürdü ve işte bugünkü haline geldi. Gökkuşağı gibi bir şehir.
Bir kaç dakika içinde renkler daha da seçilmeye başlayacak güneş daha yeni doğuyor. Birazdan şehrin en sağından başlayarak önce turuncu sonra sarı tonlarında renk aldığını göreceksin. Kırmızıdan mora kadar şu ana kadar gördüğün ve görüp görebileceğin bütün renkleri göreceksin birazdan. Bak güneş hafiften yükselmeye başladı. Neden şarabından içmiyorsun?
O da bu şehirden ama tam olarak o evlerden değil. Daha nehiri görmedin değil mi? Şehrin en doğusundaki yüksek bir tepeden başlaya ve en batıdaki aynı yükseklikteki bir tepede biten o nehri. En alçak noktası bile yerden en az on metre, en yüksek noktalarıysa yerden nerdeyse yüz metre yüksekte. Kimse onların nasıl oluştuğunu bilmiyor ama herkesin bildiği asırlardan beridir orda oldukları. Tepelerin ve aradaki yükseltinin ise her iki yanı da yeşil üzüm bağlarıyla çevrili. Bütün şehirde bir rengi baskın olarak görebileceğin tek yer orası. O üzümleri de şehirde veya her hangi bir başka yerde görebileceğin tek yerde orası. Doğal bir şekilde orada yetişirken, başka hiç bir yerde az miktarda bile yetişmiyor.
Şarabından bir yudum alıyorsun, güzel. Serinlediğini hissediyorsun ama yorucu, yoğun bir tat değil sadece serinlediğini hissediyorsun ve o hafif ekşimsi tat, dilinin arkasına doğru daha yoğun bir şekilde alıyorsun. Güzel. Belki de içtiğin en güzel şey ama yudum yudum iç çünkü sadece 7 yılda bir ürün verir bu bağlar. İlk gelen yedi aileye hitaben olduğundan bahseder herkes ama kimsenin de gerçekten bir fikri yoktur neden böyle olduğu hakkında.
Şehirde arabalar, otoyollar,alışveriş merkezleri yok mu diye soracaksan eğer bana, yok. İnsanların yaşadığı, gerçekten yaşadığı bir şehir burası. Başka yerlere gitmek için üzerinden geçtikleri bir şehir değil, her karesinde yaşam olan bir şehir. Her evinde bir hayat, bir hikaye olan bir şehir burası. Bu şehirde benim evimin hikayesine ortak olur musun?
Gözünü açabilirsin.
Bir keresinde bana ne yapabildiğimi sormuştun, hatırlıyor musun? Ben de pek bir şeyi yapamadığımı söylemiştim ama bunu yapabilirim en azından. Sana kelimelerimi verebilirim.
.... .........
Ayran İçerken: God is an Astronaut - All is Violent, All is Bright
Atmosferik şarkı bulamadım bir türlü ya.
Futsuka, Ikimasu, Tsuitachi
Gönderen Crawley 22 Mayıs 2013 Çarşamba zaman: 17:05 0 comments
İki Kasım
İşte yeni bir sabah. Başım hala ağrıyor ve saat 02:11, hayır bu kadar erken olmamalı. Saat durmuş heralde. 02:11, 2 Kasım gerçekten mi? Yaratıcılığımı kaybediyorum. Şimdi güzel bir şeyler olmaya başlayabilir, işte. Yine gelmiş o gün. "Çay 5 dakika hazır, kalk hadi." Tavana yazı? Gerçekten mi, yine benim temizlemem gerekecek. Yatağın yanındaki suyum da duruyor güzel, şimdi kahvaltıya geçebilirim.
Bu arada bütün evi de toplamışım. Elime sağlık. Tam istediğim kahvaltı da hazır işte ve masanın üzerinde hediyem. Yeni bir saat - her zamanki gibi- ve bir piyango bileti. Şanslı günümdeyim sanki. Bugün izinliyimdir de heralde işten? Zırr. Telefonun ajandası? "Evet." Sonunda bunu akıl edebilmişim demek, her yere asılı notlardan çok daha mantıklı bir şey. Acaba onunla tanışıp, bir buluşma ayarladım mı? Hmm bir saat sonra köprünün güney ayağı güzel olurdu mesala. Zrr. "Hayır ama daha iyi bir planım var." Bazen insanın kendine güvenmesi gerekir değil mi.
Giyeceklerim, yeni bir kot,tişört ve içi dolu bir postacı çantası. İçinde ne var merak ediyorum ama açıp baksam mı aslında ya. En azından dış gözüne.*Fermuar efekti var buralarda hep "Nein!" Eski güzel notlarım da duruyormuş yerinde. Almanca emirlerin de etkiliği olduğunu kesinlikle kabul ediyorum. Şimdi de günü yaşama vakti o zaman.
Otobüsle mi gitsem yoksa? Zrr"Minibüs - Metro" Bir bildiğim vardır, umarım. Üçüncü dolmuşa binip,çünkü her dolmuşa bineceğimde "Nein!" mesajım geldi. Metro istasyonunda ise boşu boşuna binmeye niyetlenmeyip, bankoları gören bir banka oturup, çantadan kitabımı, H.G Wells - Zaman Makinesi'ni alıp her sene olduğu gibi okumaya başlıyorum, bakalım bu seferki hangi baskısı. Dıt. Saat alarmı.
İşte o geliyor. Her zamanki gibi sakin ama hızlı yürüşü, açık renk saçları ve o yanından hiç ayırmadığı küçük çantasıyla merdivenlerden iniyor. Benim için onu tanımlayan şeyler bunlar galiba. Derin nefes al. Bunların hepsi daha önce oldu, güzel olmasa kendimi buraya getirmezdim. Bankolara doğru gidiyor. Muhtemelen kartı olmayacak ve tam o anda ben yanında olucam, benim kartımda çantada olmalı. Yok. Gerçekten mi? Ben mi yardım isticem? Ondan önce gitmeliyim o zamansa. Son 3 adım ve önündeyim. Çantamı karıştırıyorum ve tabiki de yok.
"Şey bakar mısınız?" İlk cümlem gerçekten de bu mu olacaktı?
"Evet?" Farklı, tek diyebildiğim bu galiba. Kendine has
"Kartımı kaybetmişim de acaba benim için de basabilir misiniz, sorun olmazsa?"
"Tabiki"
dıt...dıt.
Çantadaki bozuk para gözü olduğunu umduğum bir gözü karıştırıp,doğru tahmin, bozuk para alıp ona uzatıyorum. Kabul etmiyor, ödememe gerek olmadığını söylüyor. Paranın arkasını çeviriyorum ve evet, hatıra parası. Hatıra kalsın diye zaten? Önce şaşırıyor sonra gülümseyerek alıyor parayı. Bendeki eşini gösterip. "Görüşmek üzere" diyip en yakın kapıdan metroya biniyorum. Yanında daha fazla durup, rahatsız etmek istemiyorum. Ben kaçıncı durakta inicem peki. Zrr.7.Güzel. Peki o? Cevap yok, neyse.
Daha önce hiç inmediğim bir durakta iniyorum. Acaba niye burada indim? Gezmek? İşte kör numarası yapan bir dilenci, çiçek satamayan bir grup kız kız cocuğu, işlerine koşturan takım elbiseli "büyük adamlar", neşeyle yürüyen gençler ve işte orada gönlünü almam gereken biri. Elli metre kadar ilerimde, bankta bana sırtı dönük olarak oturuyor. Gidip, konuşmak istiyorum istiyorum ama korkuyorum, daha değil. Çantamda bir şeyim vardır umarım. Küçük bir kart. Yavaşça yaklaşıp bankın diğer tarafına koyduğu çantasının içine atıyorum, umarım güzel bir şeyler yazmışımdır. Konuşucam da ama şimdi değil. Daha zamanı gelmedi. Sıradaki adım da karşımda duruyor. Daha önce hiç gezmediğim bir yeraltı çarşısı.
Anahtarlar ve kilitler, neden bilmiyorum ama her zaman ilgimi çekmişlerdir. Kilidi olmayan bir anahtarım ve anahtarı olmayan bir ton kilidim var, bir gün denk gelirler belki. Bir kaç eski anahtar alıyorum iki farklı dükkandan. Sahafları geziyorum ve asla yeterince zamanım olmayacağı için üzülüyorum. Keşke bu ilginç durumum durdurmaya yönelik olsaydı. Hmm öyle olsa bu kadar eğlenmezdim ama heralde. Zaman Makinesi'nin bir kopyasını daha alıyorum gelmişken. Kendime kendime gönderme yapıp eğleniyorum her seferinde, bir çeşit alışkanlık. Zrr."Bitti." Çıkmam gerektiğini işaret ediyor galiba bu. Yağmur da başlamış.
Bunca senedir bu şehirde yaşamama rağmen buraları hala dolaşmamış olmam çok üzücü. Kızıyorum bunun için kendime ama bir yandan da sanki her yeri bitirmek istemiyorum. Yapılacak şeylerim, gözülecek yerlerim, okunacak şeylerimin olmasını bilmek huzur veriyor. Teleferikle yukarı çıkıp manzarayı izlemek nerdeyse bütün turistlerin yaptığı bir şey ve ben daha hiç yapmadım. Belki de şimdi? Zrr."Daha değil".Yağmur altında biraz daha beklicez demek ki. Bir bankın tersine sırtımı dayayıp bekliyorum. Çantayı biraz karıştırıyor ve şemsiyeyi buluyorum ama hayır, ıslanmayı tercih ederim. Ama belki "o" tercih etmez. İşte karşıdan geliyor.
Yağmur altında çantasını, eğdiği başının üzerinde tutup hızlı adımlar koşturuyor. Bir an ayağı tökezliyor, neyseki düşmüyor ama çantasından bozuk paraları dökülüyor. İşte bugünü bunun için seviyorum. Şemsiyeyi açıp yanına koşuyor, "Yardım ister misin?" diyorum. Yine aynı şaşırmış idafe var yüzünde. Boş elimdeki bozuk parayı gösteriyorum. O paranın yerde duran eşini ve diğer düşürdüklerinin almasına yardım ediyorum. Nereye, niye koştuğunu soruyorum. Bir konsere gideceğini ama bileti olmadığını söylüyor. İki kişilik biletim olduğunu ve benle gelip gelmeyeceğini soruyorum, kabul ediyor. O an biletim olduğuna inanıyordum ama aslında yokmuş.
Yürümeye başlıyoruz ve konuşmaya. Konser salonunu geçiyoruz ve konuşmaya devam ediyoruz. Kendinden, neler yaptığından bahsediyor bana. Ben de ona kendimi anlatıyorum, uzun zamandır bunu yapmamıştım. Düşünmeden konuşuyorum, olduğum gibi her şeyimle anlatıyorum ona kendimi.
O gece onunla yürüyoruz ve konuşuyoruz, yağmur altında.
Kendime hazırladığım en güzel doğum günü.
Bir Kasım
Düne,yarına hazırlık yapmalıyım şimdi.
İşte yeni bir sabah. Başım hala ağrıyor ve saat 02:11, hayır bu kadar erken olmamalı. Saat durmuş heralde. 02:11, 2 Kasım gerçekten mi? Yaratıcılığımı kaybediyorum. Şimdi güzel bir şeyler olmaya başlayabilir, işte. Yine gelmiş o gün. "Çay 5 dakika hazır, kalk hadi." Tavana yazı? Gerçekten mi, yine benim temizlemem gerekecek. Yatağın yanındaki suyum da duruyor güzel, şimdi kahvaltıya geçebilirim.
Bu arada bütün evi de toplamışım. Elime sağlık. Tam istediğim kahvaltı da hazır işte ve masanın üzerinde hediyem. Yeni bir saat - her zamanki gibi- ve bir piyango bileti. Şanslı günümdeyim sanki. Bugün izinliyimdir de heralde işten? Zırr. Telefonun ajandası? "Evet." Sonunda bunu akıl edebilmişim demek, her yere asılı notlardan çok daha mantıklı bir şey. Acaba onunla tanışıp, bir buluşma ayarladım mı? Hmm bir saat sonra köprünün güney ayağı güzel olurdu mesala. Zrr. "Hayır ama daha iyi bir planım var." Bazen insanın kendine güvenmesi gerekir değil mi.
Giyeceklerim, yeni bir kot,tişört ve içi dolu bir postacı çantası. İçinde ne var merak ediyorum ama açıp baksam mı aslında ya. En azından dış gözüne.*Fermuar efekti var buralarda hep "Nein!" Eski güzel notlarım da duruyormuş yerinde. Almanca emirlerin de etkiliği olduğunu kesinlikle kabul ediyorum. Şimdi de günü yaşama vakti o zaman.
Otobüsle mi gitsem yoksa? Zrr"Minibüs - Metro" Bir bildiğim vardır, umarım. Üçüncü dolmuşa binip,çünkü her dolmuşa bineceğimde "Nein!" mesajım geldi. Metro istasyonunda ise boşu boşuna binmeye niyetlenmeyip, bankoları gören bir banka oturup, çantadan kitabımı, H.G Wells - Zaman Makinesi'ni alıp her sene olduğu gibi okumaya başlıyorum, bakalım bu seferki hangi baskısı. Dıt. Saat alarmı.
İşte o geliyor. Her zamanki gibi sakin ama hızlı yürüşü, açık renk saçları ve o yanından hiç ayırmadığı küçük çantasıyla merdivenlerden iniyor. Benim için onu tanımlayan şeyler bunlar galiba. Derin nefes al. Bunların hepsi daha önce oldu, güzel olmasa kendimi buraya getirmezdim. Bankolara doğru gidiyor. Muhtemelen kartı olmayacak ve tam o anda ben yanında olucam, benim kartımda çantada olmalı. Yok. Gerçekten mi? Ben mi yardım isticem? Ondan önce gitmeliyim o zamansa. Son 3 adım ve önündeyim. Çantamı karıştırıyorum ve tabiki de yok.
"Şey bakar mısınız?" İlk cümlem gerçekten de bu mu olacaktı?
"Evet?" Farklı, tek diyebildiğim bu galiba. Kendine has
"Kartımı kaybetmişim de acaba benim için de basabilir misiniz, sorun olmazsa?"
"Tabiki"
dıt...dıt.
Çantadaki bozuk para gözü olduğunu umduğum bir gözü karıştırıp,doğru tahmin, bozuk para alıp ona uzatıyorum. Kabul etmiyor, ödememe gerek olmadığını söylüyor. Paranın arkasını çeviriyorum ve evet, hatıra parası. Hatıra kalsın diye zaten? Önce şaşırıyor sonra gülümseyerek alıyor parayı. Bendeki eşini gösterip. "Görüşmek üzere" diyip en yakın kapıdan metroya biniyorum. Yanında daha fazla durup, rahatsız etmek istemiyorum. Ben kaçıncı durakta inicem peki. Zrr.7.Güzel. Peki o? Cevap yok, neyse.
Daha önce hiç inmediğim bir durakta iniyorum. Acaba niye burada indim? Gezmek? İşte kör numarası yapan bir dilenci, çiçek satamayan bir grup kız kız cocuğu, işlerine koşturan takım elbiseli "büyük adamlar", neşeyle yürüyen gençler ve işte orada gönlünü almam gereken biri. Elli metre kadar ilerimde, bankta bana sırtı dönük olarak oturuyor. Gidip, konuşmak istiyorum istiyorum ama korkuyorum, daha değil. Çantamda bir şeyim vardır umarım. Küçük bir kart. Yavaşça yaklaşıp bankın diğer tarafına koyduğu çantasının içine atıyorum, umarım güzel bir şeyler yazmışımdır. Konuşucam da ama şimdi değil. Daha zamanı gelmedi. Sıradaki adım da karşımda duruyor. Daha önce hiç gezmediğim bir yeraltı çarşısı.
Anahtarlar ve kilitler, neden bilmiyorum ama her zaman ilgimi çekmişlerdir. Kilidi olmayan bir anahtarım ve anahtarı olmayan bir ton kilidim var, bir gün denk gelirler belki. Bir kaç eski anahtar alıyorum iki farklı dükkandan. Sahafları geziyorum ve asla yeterince zamanım olmayacağı için üzülüyorum. Keşke bu ilginç durumum durdurmaya yönelik olsaydı. Hmm öyle olsa bu kadar eğlenmezdim ama heralde. Zaman Makinesi'nin bir kopyasını daha alıyorum gelmişken. Kendime kendime gönderme yapıp eğleniyorum her seferinde, bir çeşit alışkanlık. Zrr."Bitti." Çıkmam gerektiğini işaret ediyor galiba bu. Yağmur da başlamış.
Bunca senedir bu şehirde yaşamama rağmen buraları hala dolaşmamış olmam çok üzücü. Kızıyorum bunun için kendime ama bir yandan da sanki her yeri bitirmek istemiyorum. Yapılacak şeylerim, gözülecek yerlerim, okunacak şeylerimin olmasını bilmek huzur veriyor. Teleferikle yukarı çıkıp manzarayı izlemek nerdeyse bütün turistlerin yaptığı bir şey ve ben daha hiç yapmadım. Belki de şimdi? Zrr."Daha değil".Yağmur altında biraz daha beklicez demek ki. Bir bankın tersine sırtımı dayayıp bekliyorum. Çantayı biraz karıştırıyor ve şemsiyeyi buluyorum ama hayır, ıslanmayı tercih ederim. Ama belki "o" tercih etmez. İşte karşıdan geliyor.
Yağmur altında çantasını, eğdiği başının üzerinde tutup hızlı adımlar koşturuyor. Bir an ayağı tökezliyor, neyseki düşmüyor ama çantasından bozuk paraları dökülüyor. İşte bugünü bunun için seviyorum. Şemsiyeyi açıp yanına koşuyor, "Yardım ister misin?" diyorum. Yine aynı şaşırmış idafe var yüzünde. Boş elimdeki bozuk parayı gösteriyorum. O paranın yerde duran eşini ve diğer düşürdüklerinin almasına yardım ediyorum. Nereye, niye koştuğunu soruyorum. Bir konsere gideceğini ama bileti olmadığını söylüyor. İki kişilik biletim olduğunu ve benle gelip gelmeyeceğini soruyorum, kabul ediyor. O an biletim olduğuna inanıyordum ama aslında yokmuş.
Yürümeye başlıyoruz ve konuşmaya. Konser salonunu geçiyoruz ve konuşmaya devam ediyoruz. Kendinden, neler yaptığından bahsediyor bana. Ben de ona kendimi anlatıyorum, uzun zamandır bunu yapmamıştım. Düşünmeden konuşuyorum, olduğum gibi her şeyimle anlatıyorum ona kendimi.
O gece onunla yürüyoruz ve konuşuyoruz, yağmur altında.
Kendime hazırladığım en güzel doğum günü.
Bir Kasım
Düne,yarına hazırlık yapmalıyım şimdi.
Yürürken: Mogwai - Hound of Winter
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)