Sayfalar

Batman Eternal 1


Öncelikle Batman Eternal kimdir, nedir yenilir mi?

Batman'in 75. Yılı şerefine yazılmış bir haftalık çizgiroman serisi. Normalde Japon kardeşilerinin aksine DC ve Marvel'ın serileri bazı istisnalar dışında aylık bir düzenle yayınlanıyor. Yayınlamandan önce hakkında ne biliyorduk:


Çizgiromanların son sayfalarında bu posteri görmeye başladık, üzerinde de Happy Batsgiving yazısıyla beraber. Posterde Batfamily'nin çoğunluğu olsa da bir (kaç) robin'in eksikliğiydi ilk dikkati çeken, sonrasında Forever Evil'ın sonuna doğru neden böyle olduğu anlaşıldı.

Kendi adıma heyecanlanma sebeplerimden bir diğeri de yazar kadrosuydu:
Scott Snyder (Batman, American Vampire),  James Tynion IV (Scott'un yancısı, Talon), Ray Fawkes (Constantine, JL Dark), Kyle Higgins (Nightwing - malesef bitti seri),Tim Seeley (G.I. Joe falan yazmış no idea), John Layman (Chew, Detective Comics). John Layman ise malesef daha seri başlamadan yazar kadrosundan ayrıldı, şaşırtıcı bir şekilde de olaysız bir ayrılık olmuş.

Batman Eternal'la ilgili öğrendiğimiz bir diğer önemli şey ise bir tam sayıydı. Scott Synder'ın devam eden Batman'inin 28.sayısı normal seriden bağımsız şekilde Batman Eternal'in ileri de geçen ve çokça şaşırtan bir sayıydı, 29. sayıyla beraber ise Batman normal yayın seyrine döndü. Kulağa eğlenceli gelse de  başarısız bulmuştum bu durumu, çünkü daha bir hafta öncesine kadar DC Comic'sin internet sitesinde Batman 28 kapağı o zaman devam olayla ilgili bir Riddler kapağıydı son anda ise böyle bir değişlik yapıldı (o kapak ve sayı da 29.sayının oldu). Sayıyla ilgili "Bluebird" diyor başka da bir şey demeden devam ediyorum. (Ki sadece o karakter gelişimini izlemek için bile Eternal'ı okurum)



Sayı yanmış bir Gotham, Batsignal'e bağlanmış bir "Bruce Wayne"le başlıyor, OHA! Sonrasında da şimdiki zamana geri dönüyoruz.Şehre yeni gelmiş genç ve dürüst bir polisimiz, Bard var. Tam bir hikayeyi kimin gözünden anlatsak ya sorusuna cevap olarak yaratılmış şehre yeni gelmiş, settingi öğrenecek karakter. Bard sayesinde de GCPD görüyoruz bolca ki atmosfer açısından sevindirici bir durum. 

Diğer yandan da Jim Gordon ve Batman, Prof. Pyg'in peşine düşüyorlar. Klasik bir kovalamaca sahnesiyken Gordon "silahsız birinini silahına" ateş etmeye çalışırken, bir metro kazasına yol açıyor. Gordon'ı tutuklamak da Bard'a kalıyor tabiki.

Her şeyiyle güzel, büyük olayların habercisi güzel bir sayıyla böylece başlıyor Batman Eternal. Bakalım başka ne gibi değişiklere gebe olacak bu yeni serimiz.

13, Çukur, Unuttuklarım


İşte odam ve boş, en çok bu haldeyken seviyorum zaten. 13 diyorum kendisine. Tam bir sebebim de yok aslına ve uğursuzluk getirme gibi şeylere de inanan biri değilim yine de "şansız" bir yer diyebilirim galiba en azından. Küçük de bir yer zaten, dolap, yatak,masa aslında bir odadan ne beklerseniz tam olarak ona sahip. Şu an ise biraz dağınık, bir süredir gelmemiştim buraya. Acaba manzara nasıl?

Odanın bulunduğu yer hmm sabit kalsa da, bazı sebeplerden dolayı, dışarı değişme eğiliminde oluyor genelde. Şimdiyse koyu gri bir gökyüzü, geniş bir nehir ve nehrin karşısında bir kule duruyor. Acaba şimdi nereye taşındı? Neyse şu anki ilgi odağım bu değil zaten. Uzun bir gündü ve şimdi uyumak istiyorum.

Düştüğümü aaa hayır uçtuğumu görüyorum rüyamda.

*

Bu işe nasıl mı girdim? Ben de bilmiyorum. Kim olduğumu hatırlamaya çalışıyorum. Ayağa kalkıp yaptığım konuşmayı hatırlıyorum, düştüğümü ve düşmediğimi hatırlıyorum, gemiye bindiğimi, bir adamla kaçtığımı hatırlıyorum, beni öldüren o adamı, o kolyeyi hepsini hatırlıyorum ve unutuyorum. Oluyorlar ve yok oluyorlar. Hepsi bir arada ve ardından yoklar.

*

Karanlık, puslu bir şehir, dar sokaklar, taştan yapılma binalar. Sokaklarda gezinen bir gölge var. Çukur Tepe evet şehrin adı bu. Yavaş yavaş hatırlıyorum. Bir kadını bulmaya gelmiştim buraya. Koşuyorum.

*

Yukardan geliyor ilk darbe, rakibi kendisini açık bırakarak acemice kılıcını kalırıyor ve J'ye doğru indiriyor.J Sol ileri atılıyor, son anda üzerine gelen kılıçtan sıyrılıp adamın yanına ulaşıyor. Sağa, adama doğru kendini savuruyor. Adam dengesini toparlayamadan yere düşüyor. J..

*

İki kılıç. Savunma şansı olmayan iki kılıç.

*

Çıplaktı ve dikiliyordu o rüzgarlı tepede. Bağırdı, sesi bitene kadar bağırdı. Yaşayan kimseye değildi bu bağrışı, yaşayan kimse de duymadı zaten. Duyması gereken duydu sadece. J bağırmaya devam etti. Yağmur yağdı. Bulutlar açıldı ve yağmur yağmaya devam etti. Hava aydınlandı ve yağmur yağdı.


 

Hayat


Nothing is good, nothing is never been good.
Grammer sıçtım kesin ya. Bi ara hissiyat buydu ama geçti sonrasında yine de
Hayatı daha kolayken daha çok seviyordum ya. Pöf...

Naber


Naber blog?

Hayır demekten zorlanmak, çekinmek garip bir hal ya.

Hani sırf hayır dememek için hiç bir şey dememek de bir garip yani belki

Ya da işte bir şey demezsem hayır demiş olurum falan diye düşünmek,

Hayat zor be sözlük (?!)

Hadi bu kadar bu günlük.

(Kapüşonu falan nasıl betimleyeceğim hala bilmiyorum zaten)

SN


"Önümde boş bir kağıtla oturuyorum. Yıllarca yaptığım ve yılladır yapmadığım gibi Yakın zaman sonra burayı bırakacağım, bu yüzden yazma ihtiyacı hissediyorum ama korkuyorum. Yazmayacağım ama anlatabilirim. Benim kim olduğumu bil diye mi anlatıyorum? Hayır. Kendimi iyi hissetmek, unutmadığımı kanıtlamak için sadece.

Küçük bir defterle başladı her şey, hediyeydi. Sonrasında gördüğüm her şeyi yazmaya başlamıştım uyumadan önce. Bana herkesin de böyle yaptığı öğretilmişti. Herkes yatmadan önce kendi gizli defterlerini açar yazmaya başlardı. Bir noktada da uyuya kalırlardı. En önemli kuralı buydu, uyuya kalana kadar yazmaya devam etmeliydi herkes.

Aradan yıllar geçtikçe aslında herkesin böyle yapmadığını öğrendim, ailem kandırmıştı beni. Daha küçük yaşlarda hafıza sorunlarım başlamış ve buna karşı bulunan çözüm de buydu. Zaman geçtikçe bunun doğruluğunu anlamaya başlamıştım. Artık sadece yazmıyor her gün; bir gün, bir ay ve bir yıl öncekileri de okuyordum. Bunu yapmaya başlamamla hastalığa olan inancım daha da arttı, çünkü okuduğum şeylerin bazılarını hatırlasam da bazıları hakkında hiç bir fikrim yoktu.

Aileme anlatmayı düşündüm, kısa sürdü bu düşünce. Ben bile yazdıklarıma zor inanırken o şeylerden onlara bahsetmek istemiyordum. Belki de kendime şaka yapmıştım ama ben böyle biri miyim, değilim. En azından bunu düşündüğümde kendime şaka yapmacağımı düşünür, karar verirdim. Ertesi günse yine yazdıklarıma şaşırırdım. Acaba biri defterimi mi alıp yazıyordu? Bu da pek muhtemel görünmedi çünkü ilk beni gündüzleri yanımda taşıyor, yatarken de yatağımda oluyordu. Korkmaya başlamıştım.

Yazmayı bıraktım. Aa çok önemli bir şeyi söylemeyi unuttum. Ben hiç rüya görmem yani en azından o güne kadar hiç görmüyordum. Yazmayı bıraktığım o gün, kabuslarım başladı. Okuduğum tüm o korkunç hikayeler ve çok daha fazlası artık benim başıma geliyordu, her gece. Bir kaç gün sonra her seferinde ayrı rüyayı gördüğümü farkettim. Rüya her seferinde küçük bir çocukken kaybolmamla başlıyor, 9 renkli bir diyara kaçırılmamla devam ediyordu. Orada yaşadağım ama size anlatmayacağım şeylerden sonra ise nefes nefes kalkmamla sona eriyordu.

Bir kaç ay daha böyle devam etsem de uzun süre buna dayanamadım ve yazmaya devam ettim. Her günüm, bir önceki gün yazdığım ve bir miktar hatırladığım gerçeksi ve fikrim dahi olmayan gerçekdışı şeyleri okumamla başlıyordu. Burada okuduklarım ise rüyalarımdan daha farklıydı. Doğrusal hikayeler değildi. Sadece orada yaşanmış, kısa anılardı. Daha yıllarca o deftere her günümü yazmaya ve onun günlerini okumaya devam etti.

Anlamışsınızdır, benim anlamam ise daha uzun bir zaman, yıllarımı aldı. Defterim, okumayı öğrendiğimde yazmayı başladığım defterim, bunca yıl sonra bitmemiş bir kere bile yazdıklarımın sığmayacağını düşünmemiştim. Bunu anladığım an hayatımda ilk kez bir uyuşturucu kullanıyordum ve korkunç bir deneyimdi, neredeyse o kabuslar kadar. Defter! Defter bitmiyordu, her şeyin sorumluu oydu. Onu cebimden atıp evden dışarı çıkmaya çalışmıştım, beni tuttular. Birazdan normale döneceğimi falan söylediler ve defterle ilgili dediklerimi hiç umursamadıları. O gece defterle uyumadım.

Ertesi gün ayıldığımda yaptığım ilk iş defteri yakmak-denemekti. Yandı aslında bazı sayfaları ama her zaman yanacak daha fazla "boş" sayfası vardı. Defter yanarak bir tam gün geçirdi ve sonunda ben söndürdüğümde, ilk hali gibi duruyordu. Sonrasında evimden olabildiğince uzakta, şehrin sonunda bir arsaya gömdüm.

Sonra mı? Hatırlamıyorum. Sonrasında neler yaşadığımı hiç bilmiyorum ama defteri gömdüğüm gün şimdiki halimden çok daha genç olduğumu biliyorum. Aradan yıllar geçtiğini tahmin edebiliyorum. Yine de deftere karşı korkum ilk günkü gibi yerinde. Şu an bile daha sonra hatırlamak için bugünü yazmaya korkuyorum.

Bugün ne mi yaptım?

Uyandığımda şimdi yanımda duran ağaca benzer bir ağaç vardı sonra kalkıp..."

Yaşlı adam yanındaki sessizce gence aldırmadan bugün neler yaptığını anlatmaya devam etti ta ki uyuya kalana kadar. Genç, adamın yere uzanmasına yardm edip, üzerine eski battaniyesini örttü. Onun haline üzülüyordu. İhtiyar yıllardır bu ağacın yanında yaşar, yanına biri gelse de gelmese de hava kararınca geçmişini anlatmaya başlardı. Yıllardır gün sektirmeden yapıyordu bunu. Hatta adam yıllar önce burda ilk uyumaya başladığında burada bir ağaç olmadığını, ağacın adamın uyuduğu yerde büyüdüğünden bahsederdi bazıları.

Genç ağaçtan bir elma, olgunlaşmıştı, kopardı. Yavaşça uzaklaşmaya başladı. Bir ısırık aldı. Aklına yazacak bir hikaye gelmişti. Bir ısırık daha. Gerçekten de yazmaya değer bir hikayeydi bu. Belki gelip yaşlı adama da okurdu, ilham için.

Bir ısırık daha.

Belki adama değil de...

Bilgisayara geçirirken:
The Kills - Future Starts Slow

12.01.13
Pazar

Dı Volkaynd Diid The Game Season One


Fırat'ın gazıyla ve biraz da sıkılmışlığın etkisiyle oynamaya başladım sonunda. Telltale'e bildim bileli bir sempati duymuştum zaten ki hala Tales of the Monkey Island'ın ikinci sezonu çıksa ya diye düşünüyorum her Telltale muhabbeti geçtiğinde.

The Walking Dead ilk bakışta bir adventure oyunu ama hmm yeni nesil bir adventure oyunu. Öncelikle oyunun önceliği bulmacalar değil hatta nerdeyse hiç bulmaca yok ama bulmacaları azaltıp, kolaylaştırarak oyun çok güzel bir akıcılık kazanmış. Bütün oyun su gibi akıp gidiyor. Biri size soru soruyor ve cevap için belli bir süreniz var. Evet oyundaki çoğu diyalog için düşünme süreniz kısıtlı ve bu küçük trick'le daha ani ve daha gerçekçi kararlar veriyorsunuz, en azından ben verdim. Teketek konuşmalar dışında grup konuşmalarında da bir şey söyleme şansınız var ama söylemeyedebilirsiniz, tamamen sizin tercihiniz. Bunlar dışında oyunda karakter kurtarma tercihleri yüklüyor sırtınınıza ve sonrasında neden bu tercihi yaptığınızı sorgulayan diğer karakterler var. Sonrasında kimse gelip sormasa bile bir adamın kafasını parçaladıktan sonra yanımda Clementine'in olduğunu farkettiğim an gerçekten çarpıcıydı. O sırada adamı öldürdüğüm için değil ama Clementine, sanki kendi çocuğum gibi, buna tanık olduğu için üzülmüştüm. Bu olaydan kısa süre sonra bir adamı öldürmek ya da affetmek arasında bir tercihim vardı, adamı bırakmamın tek sebebi o sırada Clementine'in beni izlemesiydi, çünkü Clementine'in benim hakkımda ne düşündüğünü umursuyordum, gerçekten umursuyordum.

Bu oyunla beraber bir "eser"de olması gereken çok önemli bir şeyi farkettim. Hissettirmek. Biri Clementine'e silah dayadığında düşündüğüm şey onu kurtaramassam oyunu orada kendim için bitirmekti. Çünkü Clementine'i umursuyordum. Birini öldürmeyi tercih ettiğimde o adamdan yaptıkları için nefret ediyordum çünkü umursadığım kişileri öldürmeye çalışmıştı. Her hangi bir eserin de okuyucuyu hikayeye bağlamak için yapması gereken de bu galiba. Karakterleri umursamalarını sağlamak, onlara bir şey olduğunda üzülecek kadar umursamalılar ya da birini dövdüklerinde gerçekten o adama dayak atmak istemeliler. Özellikle o dayak isteği konusunda One Piece bambaşka bir seviyede ya.

İşte bu arada gazlıyım blog konusunda bolca yazıp etme şeklinde planlarım var, ne kadar zor olabilir ki? Görücez bakalım. 
 
|  Geveleme. Blogger Template By Lawnydesignz Powered by Blogger