İlk kez evime geliyor, umarım iyi bir şekilde ağırlayabilirim. Zrrr. İşte kapı da çaldı. Üstüme başıma bakıyorum, her zamanki gibi. İyi yani. Son bir bakış, iyi evet. Masa da olduğu kadar hazır işte. Umarım beğenir. Apartmanın ve dairenin kapısı açıp kapıda onu beklemeye başlıyorum. 1.kattadır şimdi, 2, ışığı görebiliyorum 3.katta ve işte merdivenlerden çıkıyor. Uzun bir etek giymiş bugün, beyaz bir gömlek, saçlarının rengi beyaz gömleğin üzerinde daha da belli oluyor. "Hoşgeldin" diyor, gülümsüyorum. Karşılığımı da alıyorum. Babetlerini çıkarıyor, ayaklarının ne kadar küçük olduğunu hiç farketmemiştim, sonra içeri giriyor.
Önce salona geçiyoruz. Çapraz koltuklarda oturup muhabbet etmeye başlıyoruz. Onunla her konuştuğumda nedenini bilmediğim o mutluluk hali geliyor yine bana. Arada sanki cevap vermez gibi olduğunda ya da duraksadığında bi an ben de duruyorum tüm kalbimle, o an korkuyorum sonra o devam ettikçe derin bir nefes alıp eski halime geliyorum. Devam ediyoruz konuşmaya. Bir şey içer misin diye soruyorum. Beyaz şarap diyor.
Mutfağa gidiyorum, beyaz şarabımın olmadığını biliyorum. Yine de dolabı açıyorum ve bakıyorum. Bir kaç bira, az kalmış bir Jack Daniel's ve öğlen söylediğim pidenin yanında aldığım ama içmediğim bir bardak ayran var. Bakalım neler yapabileceğim bunlarla.
İçeri gidiyorum. Gözünü kapamasını ve bana güvenmesini söylüyorum. Elinden tutuyor mutfağa getiriyor. Küçük dört kişilik masada karşıma oturmasına yardım ediyor. Açabilir miyim diye sorsa da daha değil diyorum. Kadehe içeceğini koyup uzatıyorum. İçme ama daha diyorum.
Bana inanıyor musun?
Evet.
O zaman beni dinlemeni istiyorum, senden ölünce kadar da tek isteğim de bu olacak. Karşılıklı oturuyoruz tabiki gözümün içine bakmıyor musun ama bu sefer beraber manzarayı izliyoruz. Hiç bir şehirde olmayan o nehire sahip bir şehri. Nehrin altına kurulmuş bir şehir izliyoruz senle beraber. Bir dağ eteğinden başlamış ve vadi boyunca devam eden bir şehri, bütün şehri gören o sırtın en güzel noktasından izliyoruz. Küçük sen,ben ve bir masanın sığdığı bir balkondayız. Sonra şehrin o küçük kendine has binalarını görüyoruz. Her biri uzaktan bakıldığında birbirine benzeyen ama her biri farklı boyanmış o küçük iki katlı evleri görüyoruz. Dağın sırtından aşağıya doğru devam ediyorlar. Bizim oturduğumuz da zaten onlardan biri. Şehrin ilk günlerinden beri bozulmamış bir şekilde devam ediyor bu durum. İlk kurulduğunda 7 ailenin yaşadığı küçük bir köydü. Her aile kendi evinin özel olmasını istese de bütün evleri aynı kişi yapmıştı, bunun sonucunda her aile kendi evine seçtiği özel bir renkle boyamıştı. Sonrasında yeni evler yeni aileler geldikçe köye, renklerin çeşidi artsa da evlerin mimarisi hiç değişmeden kalmıştı. Zamanla gelin giden kızlar da kendi ailelerinin renklerini götürür düğün gecesi içi boya dolu bir balonu yeni gidecekleri evin duvarına fırlatırlardı böylece artık orada yaşadığını ama nerden geldiğini de unutmadığını anlatırdı. Bu gelenek asırlar boyu sürdü ve işte bugünkü haline geldi. Gökkuşağı gibi bir şehir.
Bir kaç dakika içinde renkler daha da seçilmeye başlayacak güneş daha yeni doğuyor. Birazdan şehrin en sağından başlayarak önce turuncu sonra sarı tonlarında renk aldığını göreceksin. Kırmızıdan mora kadar şu ana kadar gördüğün ve görüp görebileceğin bütün renkleri göreceksin birazdan. Bak güneş hafiften yükselmeye başladı. Neden şarabından içmiyorsun?
O da bu şehirden ama tam olarak o evlerden değil. Daha nehiri görmedin değil mi? Şehrin en doğusundaki yüksek bir tepeden başlaya ve en batıdaki aynı yükseklikteki bir tepede biten o nehri. En alçak noktası bile yerden en az on metre, en yüksek noktalarıysa yerden nerdeyse yüz metre yüksekte. Kimse onların nasıl oluştuğunu bilmiyor ama herkesin bildiği asırlardan beridir orda oldukları. Tepelerin ve aradaki yükseltinin ise her iki yanı da yeşil üzüm bağlarıyla çevrili. Bütün şehirde bir rengi baskın olarak görebileceğin tek yer orası. O üzümleri de şehirde veya her hangi bir başka yerde görebileceğin tek yerde orası. Doğal bir şekilde orada yetişirken, başka hiç bir yerde az miktarda bile yetişmiyor.
Şarabından bir yudum alıyorsun, güzel. Serinlediğini hissediyorsun ama yorucu, yoğun bir tat değil sadece serinlediğini hissediyorsun ve o hafif ekşimsi tat, dilinin arkasına doğru daha yoğun bir şekilde alıyorsun. Güzel. Belki de içtiğin en güzel şey ama yudum yudum iç çünkü sadece 7 yılda bir ürün verir bu bağlar. İlk gelen yedi aileye hitaben olduğundan bahseder herkes ama kimsenin de gerçekten bir fikri yoktur neden böyle olduğu hakkında.
Şehirde arabalar, otoyollar,alışveriş merkezleri yok mu diye soracaksan eğer bana, yok. İnsanların yaşadığı, gerçekten yaşadığı bir şehir burası. Başka yerlere gitmek için üzerinden geçtikleri bir şehir değil, her karesinde yaşam olan bir şehir. Her evinde bir hayat, bir hikaye olan bir şehir burası. Bu şehirde benim evimin hikayesine ortak olur musun?
Gözünü açabilirsin.
Bir keresinde bana ne yapabildiğimi sormuştun, hatırlıyor musun? Ben de pek bir şeyi yapamadığımı söylemiştim ama bunu yapabilirim en azından. Sana kelimelerimi verebilirim.
.... .........
0 comments
Yorum Gönder