Hayal Gücünün Egoyu beslediğini söylemiş miydim?
Gönderen Crawley 22 Ağustos 2012 Çarşamba zaman: 17:17Ne? Diye sordu sarı saçlı mavi bıyıklı adam yüzünde büyük bir gülümsemeyle, lacivert takım elbise olan ince uzun boylu yakışıklı bir adamdı ve karizmatik bir şekilde duruyordu. Ayna karşısında buna çalışarak saatler geçirmişti aslında ama bunu hatırlamıyor, unutmak konusunda yetenekli biri.
Gel diyorum, ıslanma bu soğuk o kadar, diye cevap verdi balkonda elinde şemsiye tutan adam. Balkonda şemsiye tutması ilginç bir şekilde dikkat çekebilirdi, tabi ev tamamı balkonuyla beraber rastgele bir şekilde boyanmamış olsaydı. Sarı-Turuncu tabanla başlayan 2 katlı müstakil ev yeşil ve yeşille devam ettikten sonra bir grup adını bilmediğim (aralarından birinin kiraz çiçeği olduğuna emin gibiyim aslında) renkle devam ediyor taki tavanın etrafındaki beyaz çizgiye kadar.
Pembe saçlı yeşil kazaklı kısa boylu kız ise balkonun yanındaki tavanı çatıyla birleştiği için gittikçe kısalan (katılmadan edemeyeceğim bir şekilde bunun oldukça karizmatik olduğunu düşünüyordu) küçük ve sıcak odasında, elinde (aslında tam olarak sadece parmaklarında, çünkü kazaktan sadece parmakları çıkarıp fincanı öyle tutması çok tatlıydı, sonuçta o pembe saçlı küçük görünümlü bir kızdı, böyle yapması en doğrusuydu) sıkıca (en azından öyle görünüyordu) tuttuğu sıcak çikolatasıyla beraber dışarıdaki ilginç görünüşlü adamı izliyordu. İçeri doğru ilerlediğini görünce şaşırdıysa da dumanı tüten fincanı ağzına daha da yaklaştırarak gösterdi bu şirinliğini. Şaşırmak da tabi ki şirinliğini göstermek için başka bir bahaneydi.
Yeşil tabanlı ve yeşil kaplı, yeşil vazo ise her zamanki yerinde alt kattaki salonda kapıyı geçtikten hemen sonra sağ tarafta tamamen kendine ait bir sehpanın üzerinde durmaktaydı. Bir vazo olarak özünde sadece iki görevi vardı, biri içinde bir şeylerin olması ve onları korumak diğeriyse durmak, böylece kendini ve içindekini koruyabilirdi. İlk yıllardında ona gerçek bir vazo gibi davrandılar benzerleriyle beraber içinde çiçekler vardı sonrasında yavaş yavaş benzerleri kendilerini koruyamamaya başladılar, en sonunda hepsi birlikte içinde hiç bir şey korumadan sadece durdular.... uzun bir süreydi ama aslında pek de zaman algısı yoktu yer algısı vardı. Bulunduğu yerde hiç bir şey değişmemişse, hiç bir şey olmamıştı. Zamanın akıp gittiğiyle ilgili şeyler hissetmezdi hiç bir vazo, o da bir vazo olduğu için zaman gibi şeylerden bağımsızdı. Fazla uzun oldu bu hikaye. Kısacası biraz daha durduktan sonra diğerlerinden ayrıldı ve buraya getirildi ve birinci görevini olmasa da (bu kadar süre duran vazoların içine artık insanlar hiç bir şey koymuyorlar) ikinci görevini hep yerine getirmişti. Ta ki o adam ceketiyle ona çarpana kadar. Ceket değdi,hmm bu da bir kumaştı ama sanki biraz sert gelmişti, hareket ediyordu, aslında bunu özlemişti, bir yanı yerden yükseliyordu, diğeri ise yere yaklaşıyordu, ve sehpayla bağı kesildi. Şimdi düşüyordu evet vakti gelmişti demek, sonra üstünün yere değdiğini hissetti.
Beyaz tüylü mavi gözlü kuş ise duyduğu gürültüyle beraber uykusundan uyanıp kendini bi anda küçük kafesinin tavanına çarparken buldu.
Gevelemeyi özlemişim lan iyi geliyor :D Paragrafların giderek uzaması da tatlı olmuş ya
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
0 comments
Yorum Gönder